Levinas ve “Sorumluluk” Kavrayışı

LEVİNAS’IN “SORUMLULUK” KAVRAYIŞI:

ETİĞİN VE POLİTİKANIN TEMELİ OLARAK SORUMLULUK

Levinas’ın felsefi projesini 20. Yüzyılda yaşanan felaketlere ve bu felaketlerin ardından nasıl etik davranılabileceğine dair bir yanıt arayışı olarak okuyabiliriz. Auschwitz’e, Gulag’lara, Hiroşima’ya tanıklık ettikten sonra etikten söz edebilmek mümkün müdür? Levinas için bu çok ciddi bir sorudur, hatta muhtemelen düşüncesini ateşleyen merkezi sorudur. 1961’de yayınlanan ilk büyük felsefi eseri olan Totalite et Infini [Bütünlük ve Sonsuz] tam da bu soruyla açılır: Ahlak bir aldatmacadan mı ibarettir? Ahlakın çöküşünün ardından herhangi bir ahlak yasasından bahsedebilir miyiz? Bu felaketlerin ardından, dünya son sürat başka akıl almaz felaketlere de sahne olurken, etik davranışın veya ahlaklı olmanın anlamı nedir? Levinas’ın cevabı şudur: Etik, ötekine kayıtsız kalmamaktır, ötekinin çektiği acıdan acı duymak, onun acısını dindirmek için harekete geçmektir. Etik, bir takım gerekçeler gösterip onlara dayanarak yaşananlara mesafe alıp ötekini kendi acısına ve ölümüne terk etmemektir. Bu anlamda, Levinas’ın “ilk felsefe” olarak tanımladığı etiğin kalkış noktası,alışılageldiği üzere Ben değil, Öteki’dir. İnsan kendi ihtiyacının, acısının ve hayat mücadelesinin önüne ötekinin ihtiyacını, acısını ve hayat mücadelesini koyabildiği ölçüde ahlaklıdır. Daha farklı bir ifadeyle, etik, Batı felsefesi geleneğinin temel öznelik yapısı olan “kendi-için-olma” yapısını terk edip “öteki-için-olma” deneyimidir. Bu açıdan bakıldığında, etik insanlar arasındaki askıya alınamaz ilişkinin adıdır aslında. İnsanlığın en karanlık zamanlarında bile şiddete direnerek hayatta kalmayı başaran şey tam da bu anlamıyla etiktir; insanı insanlıktan çıkarmaya yönelik tüm titiz ve sistematik çabaya rağmen geride kalan, bir insanın diğer bir insana yaptığı iyilik olmuştur. Hayati tehlikenin söz konusu olduğu en zor koşullarda bile, bir insanın başka bir insanın acısına yanıt verdiği, ona yardım ettiği, onu kurtarmak için kendinden ödün verdiği, kendini öne attığı tekil olaylar vardır. Bunlar her tür sistemin dışında kalan, beklenmedik, anlamlandırılamayan, açıklanamayan, gerekçelendirilemeyen olaylardır; Levinas bunlara “anlamsız iyilik edimleri” der. Anlamsızdır; çünkü Ben’den başlayan ahlaki kuramlar bu edimlere bir anlam veremez. Oysa Levinas için insanı insan yapan, yani insanı öteki-için olma yapısına açan şey budur. Levinas’ın birçok yerde sözünü ettiği Vasili Grossman’ın, Stalin Rusyası’nı anlattığı dev eseri Yaşam ve Yazgı* bu “anlamsız(!)” iyilik edimleriyle doludur. Bu açıdan Levinas’ı çok etkileyen bir eserdir Yaşam ve Yazgı, çünkü ötekiyle kurulan etik ilişkinin somut örneklerini aktarır.

“Ötekinin düşünürü” olarak anılan Levinas’ı Batı felsefesi geleneğinde konumlayacak olursak, ortaya koyduğu en önemli katkının, Ben’den başlayıp ötekine giden ve kendi Ben’ine dayanarak ötekini tamamen kavradığını iddia eden tüm felsefelerle hesaplaşmak gerektiğini öne sürmek olduğunu söylebiliriz. Batı felsefesi geleneği, birkaç önemli uğrak dışında**, Öteki’ne alerjik, onunla onun kendine has ötekiliğini koruyarak ilişki kurmayı reddeden, yerine onu kendi kavramlarına, kendi ufuklarına, kendi anlama kapasitelerine, yani kendine, Aynı’ya indirgeyen, totalize edici, Ego’nun üstünlüğünü ve önceliğini hiç yorulmadan teyit eden sistemlerin bütünüdür. Levinas bunları “egoloji” olarak adlandırır. Bu düşünce sistemlerinin kurucu hareketi hep aynıdır, hep aynı şiddeti uygulayan bir mekanizmadır: ötekini hep göreli bir öteki olarak algılar, onu kendine indirger, kendinden yola çıkarak anlamlandırdığı bu ötekini kendi içine alır, yer, sindirir, öldürür. Öteki, bu sistemlerde Ego’nun kurulumu ve kendini onaylaması için bir uğraktır sadece. Ötekini Aynıya indirgeyen bu hareketin en belirgin olduğu yer ontolojidir. Varlıkla ilgilenmeyi, varlığın anlamını sorgulamayı amaç edinen ontolojinin “ilk felsefe” addedilip ona imtiyaz verilmesi, ontolojinin ortaya koyduğu güç felsefesine teslim olmaktır. Ontoloji kendi varlığını teyit etmekle uğraşırken Öteki’ni görmezden gelir, dolayısıyla Levinas’a göre, ontoloji “adaletsizliğin felsefesi”dir. Levinas, önceleri hayranlıkla okuduğu ve derslerini takip ettiği Heidegger’den, Nazizmin yükselişi ve Heidegger ontolojisindeki, bu bağlamı güçlendirecek tehlikeyi fark edince kesin olarak ayrışmaya başlar. Levinas’ın felsefi projesini bir Heidegger eleştirisi, Heidegger’le bir hesaplaşma ve ondan kopuş olarak okumak da mümkündür. Heidegger’e göre ilk felsefe ontoloji olmalıdır, çünkü varlık sorusunu yeniden sormanın ve Varlığın sesini duymanın vakti gelmiştir. Felsefe geleneği Varlığı hep varolanların varlığı olarak düşünmüştür ve bu durum, Varlık sorusunu otantik bir biçimde düşünmemizi engellemiştir. Levinas tüm bu çabada Öteki’nin genel bir Varlık uğruna, onun içinde eritildiğini ve ötekiyle ilişkinin koşulunun yitirildiğini görür. Oysa Levinas’a göre, ötekiyle ilişki ontolojiye indirgenemez, çünkü ontolojiyi de aşan ve hatta önceleyen, onun da kökeninde yatan bir ilişkidir. Varlığın, varolanlar üzerindeki ayrıcalığına ve önceliğine onay vermek, felsefenin özü hakkında da bir karar vermektir: kanlı canlı insanlar arasındaki ilişki yerine anonim bir şeyle ilişkiyi yeğlemektir. Levinas, Varlığın spontane bir özgürlüğü ifade ettiğini ve bu özgürlüğün hesabının verilmesi gerektiğini düşünür. Bu özgürlüğün temeli nedir? Ontoloji karşısında Levinas’ın sorduğu en önemli soru şudur: Var-olmak adil midir? Var-olmanın bir bedeli var mıdır? Spontane özgürlüğe dayanarak sadece kendi varlığını dert edinen bir varolanın varlığı adil midir? Bu varlık mücadelesinde, varolma kaygısında, varlık sorusunun anlamını kendi deneyiminde aramada da yine ötekini indirgeyen mekanizma devrededir. Oysa Levinas’a göre etiğin ve etik özneliğin amacı, kendinden önce ötekiyle ilgilnmektir.

Etik özneliği “öteki-için-olmak” olarak anlayan Levinas için, öteki, öznenin tam kalbinde, merkezinde yer alır. Etiği temellendirecek olan şey budur. Bu anlamda Levinas özneyi ötekini dışlayarak, hakikati kendi içinde arayarak kuran felsefelerle hesaplaşır. Kendine yeten, kendinden sorumlu, hakikati ve kendini (yine kendinde bulduğu yöntemler ve araçlarla) bilen, kendi içine kapalı, başkadan öğrenmeye açık olmayan bir özne anlayışıyla mücadele etmek ister. İnsanın özünü varoluş mücadelesi, varlıkta tutunma çabası (conatus essendi) ya da özgürlük, istenç, iktidar olarak kuran yaklaşımları eleştirmeyi ve bunların kökeninde yer alan Öteki alerjisini teşhir etmek ister. Çünkü kötülük tam burada başlar Levinas’a göre. Bunu da ancak ötekine kayıtsız kalamayan, ötekiyle ilgilenmeyi kendi kurucu atılımı olarak yaşayan bir etik özne bertaraf edebilir. Dolayısıyla Levinas’ın sözünü ettiği özne, zaten çoktan etik bir öznedir. Her defasında yırtılan, kendi içine kapanamayan, kırılgan, ötekinin acısıyla, ihtiyacıyla ilgilenen, mazlum, saplantılı, suçlu ve en önemlisi sonsuz bir biçimde sorumlu bir öznedir. Etik özneliği tanımlayan şey tam da bu sorumluluktur; ötekinin yardım isteğine kayıtsız kalamamak ve onun çağrısına her an koşulsuz bir “buradayım” ile yanıt verebilmektir. Levinas’ın etik özneliği anlatmak için kullandığı bu kavramların, geleneksel özne anlayışına ne kadar aykırı olduğunu fark etmişsinizdir. Levainas’ın bu ifadelerle ne demek istediği ve neden özellikle bu ifadeleri seçtiği, “sorumluluk”tan ne anladığını tartıştıktan sonra biraz daha netlik kazanacaktır.

Sorumluluk, Levinas’ın düşüncesinin ana çekim merkezidir, etiğini anlamada anahtardır. Nasıl bir sorumluluktur Levinas’ın sözünü ettiği? Batı felsefesi geleneğindeki sorumluluk kavrayışından farklı mıdır? Levinas’ın sorumluluk kavrayışının kaynakları nedir? Neden bu tür bir sorumlulukla tanımlamaktadır etik özneliği? Yanıtlamaya çalışacağımız sorular bunlardır. Unutmamak gerekir ki, Levinas’ın sorumluluk kavrayışı da aslında eleştirdiği ve hesaplaştığı egoloji felsefelerine bir yanıttır.

Levinas’ın “sorumluluk” kavrayışını anlayabilmek için ilk etapta sözcüğün Fransızcasını hatırlamalıyız: “respons-abilité.” Yani bir tür yanıt verme, karşılık verme yetisi. Bu yeti ise ötekine ilksel ve kökensel bir biçimde açık olmayı gerektirir; çünkü ancak bu kökensel açıklık sayesinde duyabilirim ötekinin çağrısını ve yine bu açıklıktır beni ötekine karşı hassas kılan, kayıtsız kalmamı engelleyen. Dolayısıyla, daha en baştan da görüleceği gibi, Levinas’ın “sorumluluk” dediği şey bir tür duyarlılığa işaret eder; bu duyarlılık beni ötekinin yardım çağrısını duymaya hazırlayan şeyin ta kendisidir. O halde, biri bana seslendiğinde ona çıkarsızca, koşulsuzca ve anında yanıt verme yetisi anlamındaki sorumluluk, gündelik anlamda kullandığımız sorumluluk kavramına oldukça aykırıdır. Levinas’a göre gündelik anlamda kullandığımız sorumluluk kavramının kökeninde yatan ve onu önceleyen tam da bu “aykırı” sorumluluk kavrayışıdır. Şimdi bunu biraz daha açalım:

Batı felsefesi geleneğinin “özne” kavrayışına dayanan ve bugün bizim de gündelik hayatta kullandığımız anlamda “sorumluluk”, daha çok bilinçli bir şekilde üstlenilen edimin “hesabını vermek” anlamına gelir. Kendini bilen, özgür seçim yapabilen bilinçli özne tam da bu özellikleri doğrultusunda yüklenir sorumluluğunu; yani, kendi iradesiyl ve niyetiyle, kendini bilerek, kendi özgür seçimiyle ve yaptığı seçimin sonuçlarından bağımsız olmadığını, onlara da katlanmak zorunda olduğunu bilerek. Dolayısıyla, bu bilinçli özne üzerine aldığı her sorumluluğun hesabını da verecek kapasitededir; çünkü zaten belirli gerekçelere dayanarak üstlenmiştir o sorumluluğu. Hesabını veremeyeceği bir şeyi üzerine almaz. Bilerek, isteyerek yaptığımız şeylerden sorumlu olduğumuzu öne süren bu sorumluluk kavrayışında sorumluluğumuz sınırlıdır. Seçmediğim şeylerden sorumlu olamayacağım gibi, gücümü ve kapasitelerimi aşan şeylerden de sorumlu tutulamam. Sorumluluğumun kaynağı ancak ve ancak ben’imdir. Bu ben kendini bilen, irade sahibi bir ben olduğu için de, bir şeyi sorumluluk olarak üstlenmeden önce onun nedenlerini ortaya koyabilir ve söz konusu edimini gerekçelendirebilir. “Ben bundan hangi nedenlerden ötürü sorumluyum?” sorusunu sormaya ve yanıtlamaya muktedirdir. Gerekçelendiremediği bir şey onun sorumluluk kapsamına girmez, giremez. Hiç yabancısı olmadığımız bu sorumluluk anlayışında bir başkasından sorumlu olmak da aslında yine kendimden sorumlu olmayı ifade eder. Ötekine karşı olan sorumluluklarım, kendi sorumluluklarımın genişletilmiş bir halidir. Kendi başıma gelmesini istemediğim şeylerden ötekini de koruma sorumluluğum vardır, ya da yapmamam gereken şeyleri onun da yapmamasını engelleme sorumluluğum. Diğer bir deyişle, kendi özgürlüğümü ve kendi yeterliliğimi temel alarak üstlenirim ötekinin sorumluluğunu. Bu sorumluluk anlayışının en önemli özelliği, kurulu ve belirli niteliklere sahip bir özneye dayanmasıdır. Ben bu kurulu özne olan kendimden sorumlu olduğum sürece ötekinden ve ötekine karşı sorumlu olabilirim.

Şimdi gelelim Levinas’a… Levinas bu sorumluluk anlayışını her açıdan “tersine çevirdiği” gibi, bu sorumluluk kavrayışı ona, Eski Ahit’te ona kardeşinin nerede olduğunu soran Tanrı’ya, Kabil’in verdiği isyankar cevabı hatırlatır: “Ben kardeşimin bekçisi miyim?” Kabil’in bu tavrında etik yoktur, saf bir ontolojiyi ima eder sadece. Kabil aslında, “ben benim, kardeşim ise başka biri; ontolojik olarak ayrı varlıklarız. Dolayısıyla ben ondan sorumlu değilim” demektedir. Levinas, geleneksel ve gündelik anlamdaki sorumlulukta da bu tavrı görür: Ben seçmedikçe, gerekçelendirmedikçe, ötekinden sorumlu değilim. Önceliği kendine veren ve bu yüzden de ötekine kayıtsız kalan veya hesaplı, gerekçeli bir biçimde ötekiyle ilişki kuran bu anlayış, Levinas’a göre, kötülüğün habercisidir. Eski Ahit’ten örnekler sunmaktan çekinmeyen Levinas’a göre, yanıt vermeye açıklık (responsive) anlamındaki sorumluluk fikrini en iyi, Musa peygamberin ya da Hz. İbrahim’in, Tanrı’nın seslenişi üzerine verdikleri “Buradayım” yanıtında görebiliriz. Nereden geldiği belli olmayan, anlamlandıramadıkları bir çağrıya, hiç düşünmeden, hesap yapmadan, adeta bir refleks gibi “buradayım” diyerek yanıt vermişlerdir. Tabii hiç şüphesiz, bu çağrıyı duymazlıktan gelme şansları yoktur. “Buradayım” yanıtı, bu çağrıyı onların kendi irade ve niyetleriyle üstlendiklerini değil, aksine hiç bilmedikleri bir zamanda, kendi seçimlerinden bağımsız bir şekilde “seçilmiş” olduklarını ve bu seçilmişliğin yükümlülükleri altında olduklarını ifade eder. Onlardan ne istenileceğini bilmeden, sebep-sonuç değerlendirmesi yapmadan, yetersiz kalma kaygısı taşımadan, anında o çağrıya dönebilmeye ve onunla ilişki kurabilmeye vurgu yapar. Bu örneği aklımızın bir köşesinde tutarak Levinas’ın, alışılagelmiş “sorumluluk” fikrini nasıl tersine çevirdiğine bakalım şimdi de.

Levinas’ın sorumluluk kavrayışı, Dostoyevski’nin Karamazov Kardeşler romanındaki bir cümlede gizlidir. Alyoşa Karamazov’un ağzından çıkan bu cümleyi Levinas birçok eserinde ve söyleşisinde alıntılamaktan vazgeçmez: “Hepimiz her şeyden ve herkese karşı sorumluyuz, fakat ben diğer herkesten daha fazla sorumluyum.” Burada içerilen herkesten ve herkese karşı her şeyden sorumlu olma fikri Levinas’ın sonsuz ve sınırsız sorumluluk fikrinin öncüsüdür. Burada mantığı zora sokan bir anlayış vardır sanki: yapmadığım, seçmediğim ve hatta hiç bilmediğim bir şeyden de sorumlu hale gelirim. Üstelik bu sorumluluk talebi kişinin yapabileceklerini de aşan türdendir. Öyle bir talep ki, neyin mümkün olup olmadığıyla ilgilenmiyor. Dahası, burada herhangi bir “karşılıklılık” ilkesi de yok, ben ötekinden ve ötekine karşı, hatta herkese, tüm ötekilere karşı, hiçbir karşılık beklemeden sorumluyum. Simetrik olmayan bir ilişki söz konusu. Ve bu asimetri içinde ben hep daha uyanık, daha duyarlı, daha suçlu ve daha sorumlu olanımdır. Ötekinin de böyle hissedip hissetmediği beni ilgilendirmez, önemli olan benim ötekiyle kurduğum bu sorumluluk ilişkisidir. Öteki de böyle hissediyor mu acaba diye sorduğum an, kendimi bu ilişkiden çıkarmış olurum. Çünkü ilgimin odağı ötekinden bana kaymış olur.

Levinas’a göre ötekiyle kurulan etik ilişkinin ta kendisidir sorumluluk. Bu anlamda sorumluluk artık “ediminin hesabını vermek” değil, aksine ötekinin çağrısına hesapsızca yanıt vermektir. Bu adım, sorumluluk konusunda geleneksel ve gündelik beklentileri ve algıyı tamamen tersine çeviren bir dönüşümdür. Sorumluluğumun, yani ötekine açıklığımın, ötekine yanıt verebilmemin koşulu ben değilim artık; kaynak, benim irademin, içimdeki ahlak yasasının, özgürlüğümün dışında, yani ötekinde. Ötekinin yüzünden gelen çağrıda. Öteki bana seslendiğinde beni seçer ve bu “seçilmişlik” sorumluluktur. Kendi hayatımla ilgilenirken, kendi çapımda yaşam mücadelemi verirken, kendimi kurarken ötekinin çağrısı bu süreci kesintiye uğratır. Ötekinin yüzünde bana ifşa olan ilk söz bir emirdir: “Öldürmeyeceksin!” Öldürmenin birçok anlamı vardır: incitmek, onurunu kırmak, Aynıya indirgemek, Başkalığını yoketmek, canını almak gibi. Bu emir, beni kendi keyfi özgürlüğümü ve yaşam mücadelemi verirken bu keyfi özgürlüğe dayanarak işlediğim “cinayetleri” sorgulamaya iter. Bu anlamda ötekinin çağrısı suçlayıcıdır; fakat aynı zamanda tekilleştirir. Ben’i kuran şey tam da bu suçlayıcı tekilleştirmedir. Ego, İngilizce’deki ‘I’ (nominative) olarak değil “me” (accusative) olarak kurulur; diğer bir ifadeyle, Ego ancak ötekinin çağrısına yanıt verdiğinde, ötekiyle ilişkisi içinde kurulur. Yani özne kaynağını dışarıdan, ötekinden alır; kendini kendi kaynakları ve imkanlarıyla kuramaz. Özneyi kuran öteki-için-olmak’tır, yani sorumluluktur. Sorumluluğu üstlenecek halihazırda, önceden kurulmuş bir özne yoktur. Etik özne zaten bu sorumluluğun ta kendisidir. Levinas’ın yaklaşımında, herhangi bir gerekçelendirme ve hesaplama yapmadan, tüm bu rasyonel aktiviteye öncel bir biçimde sorumluyumdur. Sebepler sonradan gelir. Gündelik anlamdaki sorumluluk da sonradan gelir. İlksel olan, ötekinden gelen adalet çağrısını, acı çığlığı duymak ve o an o çağrıya yanıt verebilmektir, onunla ilgili bir imgeyi zihnimde canlandırıp, durumu değerlendirip, iradi ve bilinçli bir karar verdikten sonra yardıma koşmak değil. Ben olmak, özne olmak ve hatta etik özne olmak, bu çağrıya bu şekilde yanıt vermeyi gerektirir. Beni ‘ben’ yapan sorumluluğumdur. Baştan beri vurgulamaya çalıştığımız gibi, önceden kurulmuş, çağrıya nasıl yanıt vereceğini düşünen, hesaplayan ve ondan sonra bu sorumluluğu yüklenen bir ‘ben’ fikrinin karşısındadır Levinas. Ben olmak öteki için olmaktır. Ben olmak, “buradayım!” diyebilmektir; herkese ve herkes adına yanıt verebilmektir. Kendine geri çekilen, kendine dönen bir ben değildir bu; aksine, kendi sınırlarını yıkan, ötekine dönük, ona hiçbir zaman boş ellerle yaklaşmayan, kendi ilkesini ve yasasını dışarıdan (ötekinden) alan, kendi içinde asla huzur bulamayan, ötekine kayıtsız kalamayan bir kendilik kavrayışıdır bu. Ben’in ciğerlerindeki havadır öteki; ona nefes aldıran, kendi kapalılığındaki sıkışıklığı nefesle doldurandır.

Tüm bu anlatılanlar doğrultusunda, etik özneliğin ta kendisini ifade eden bu sorumluluğu, öznenin bilincini önceleyen bir tür “duyarlılık” olarak yorumlayabileceğimizi zannediyorum. Sınırı ve sonu olmayan bu sorumluluk içinde kendimi giderek daha da fazla sorumlu hissediyorum. Bu aslında duyarlılığın artmasını da ifade edebilir. Adaletsizliğe ve ötekinin çaresizliğine, bana yönelttiği çağrıya daha duyarlı hale geliyorum. Ötekine duyarlılığım arttıkça, daha önceden fark etmediğim adaletsizlikleri artık görmezden gelemiyorum. Bu tür bir kayıtsızlık ve duyarlılık anlamındaki etik öznelik, öteki acı çekerken, açken, zulme uğrarken “bunun benimle bir ilgisi yok, beni ilgilendirmez, benim meselem değil, benim suçum değil” demenin imkansızlığıdır. Levinas ilk büyük felsefi eseri olan Totalité et Infini’de, ötekiyle yüzyüze ilişki, ötekinin yüzünde ifşa olan emir, bu emrin benim “seçilmişliğim”le ilişkisi ve ötekine yanıt verme anlamındaki sorumluluk temalarını ayrıntılarıyla tartışır. 1974’te yayınlanan ikinci büyük felsefi eseri olan Autrement Qu’Etre ou Au Dela De L’Essence’ta [Olmaktan Başka Türlü veya Özün Ötesi] yine sorumluluk temasını takip eder, fakat bu sefer etik özneliğe yapar vurgusunu. Etik özneliğin deneyimlerinden bahsederken kullandığı dil çok daha metaforik ve metaforlar da çok daha abartılıdır. Levinas, sözünü ettiği sonsuz sorumluluğun imkanlı olup olmadığıyla ilgilenmediğini bu abartılı metaforlar sayesinde daha net bir biçimde gösterir. Sorumluluğum ve duyarlılığım hep artar, paralel olarak dildeki abartı da artar, ve öyle bir noktaya varır ki; “mazlum” olan etik özne, zalimden de sorumlu hale gelir. Ötekine kayıtsız kalamayış, “saplantılılık” deneyimine dönüşür. Öteki-için-olma olan etik öznelik “her tür pasiflikten daha pasif bir pasifliği” işaret eder ve bu beni ötekine “tutsak” eder. Mazlum, saplantılı, radikal bir pasiflik ve tutsak olarak tanımlanan etik özneliğin, bu eserdeki en vurucu deneyimi “yerine geçme”dir. Eserin adı “olmaktan başka türlü”dür, başka türlü olmak değil. Dolayısıyla daha başlıktan, Levinas’ın bize olmayı, olmaktan başka türlü’ye doğru aşacak olan bir yapıdan bahsedeceği izlenimini alırız. Bu “olmaktan başka türlü” yapısı öteki-için yapısını ifade eder. Totatlité et Infini, bu yapıyı sorumlulukta somutlarken, Autrement Qu’Etre’de bu yapı “yerine geçme” (substitution) olarak somutlanır. Etik öznelik ben’den önce öteki diyebilen ve hatta ötekinin yerine zulüm görmeyi bile yeğleyen bir yerine geçme atılımıdır; “sana gelen bana gelsin” diyebilmektir. Kendiyle özdeşleşerek kimliğini sağlam bir biçimde kuran bir özne değildir bu; aksine, ötekinin yerine geçme yapısı onu kimliksiz kılar, kendiyle özdeşleşemez çünkü tam kalbinde kendine indirgeyemediği, sentezleyemediği, sindiremediği, öldüremediği bir öteki vardır. Yine sorumluluğun beni tekilleştirdiği gibi, yerine geçme de etik özneyi tekilleştirir; ancak ben onun yerine geçebildiğimde “ben” olabilirim. Öteki bana seslenmiştir, benden yardım istemiştir, başka kimseden değil. Bu çağrı ve bu çağrıya verdiğim yanıt sayesinde tekilliğimi kazanırım; yani ancak “ben oyum” diyebildiğimde ben olurum. Ve yine hatırlatmakta yarar var; bu ben, kendiyle ilgilenen, kendi özgürlüğünü dert edinen, varolma çabası içinde kendine kapanan bir özne değil, tam tersine etik bir öznedir.

Hayatının “Nazi dehşetinin önsezisi ve hatırasının gölgesinde geçtiğini” söyleyen ve etiğin bizi aldatıp aldatmadığını dert edinen bir düşünürün, ilk bakışta “aşırı” gibi görünen böyle bir etik tasavvuruna sahip olması, aslında çok da şaşırtıcı değildir. Levinas’ın etiğin etikliğini sorguladığını, o yüzden alışılagelmiş etik kavramları tersine çevirdiğini söyleyebiliriz. Yahudilerin Holokost’ta uğradıkları zulüm, boş yere hunharca çekilen acının paradigması olarak belirir Levinas’ta. Ötekine kayıtsız kalındığı ve hatta ötekini çektiği acının gerekçelendirildiği, makulleştirildiği, akıl yoluyla temellendirilmeye çalışıldığı nokta, ahlaksızlığın ve kötülüğün başladığı yerdir Levinas’a göre. Holokost’ta şahit olunan tam da buydu. Dolayısıyla, en başta da dediğimiz gibi, Levinas’ın tüm felsefi projesini bununla hesaplaşmak olarak okumak mümkündür.

Şimdi sormamız gereken bu sorumluluk etiğinin, sorumluluk olarak tanımlanan bu etik özneliğin toplumsal hayatta nasıl yaşanabileceğidir? Diğer bir deyişle, tartışmaya açmak istediğim konu, bu tür bir etiğin politik bir açılımının ya da yansımasının olup olamayacağıdır. Ötekiyle ilişkide vuku bulan bir sorumluluk etiğinden bahsedebiliyorken, birçok ötekiyle beraber yaşadığım toplumsal hayatta bir sorumluluk politikasından bahsedebilmenin imkanı var mıdır? Toplumsal hayat, sadece tek bir ötekiyle değil birçok ötekilerle ilişki kurmamı zorunlu kılar. Toplumsallıkta hep bir üçüncü taraf vardır. Levinas’a göre bu üçüncü, ötekiyle kurduğum ikili ilişkide ötekinin yüzünden bana konuşmayı sürdürür. Bu üçüncü, bir anlamda insanlıktır. Ötekiyle kurduğum her ilişki, diğer ötekilerle, tüm insanlarla kurduğum ilişkinin bir modelidir. Her ikili ilişkide üçüncünün de varlığını hissederim. İnsanlık, ötekinin yüzünden bana bakar, dolayısıyla ikili ilişki aslında hep toplumsal hayatın içindedir. Ötekiyle kurulan etik ilişkinin etrafında hep başka ötekiler de vardır. O halde şunu sormalıyız: Ötekine sonsuz sorumluluğum ile başka ötekilere karşı sorumluluğum nasıl uzlaşacak? Ötekine karşı ve ötekinden sonsuz sorumluluğum beni zaten mazlum etmişken (çünkü zaten çoktan farkına varmışımdır sonlu bir varlık olarak sonsuz sorumluluğumu asla hakkıyla yerine getiremeyeceğimi), başka ötekilere karşı ve onlardan nasıl sonsuz bir biçimde sorumlu olup onlara da aynı hesapsızlıkla yanıt verebileceğim? Levinas, adalet sorusunun tam bu noktada ortaya çıktığını söyler: Adalet, karşılaştırılamayanların karşılaştırılmasıdır. Toplumsallığın koşulu burada yatmaktadır. Diğer ötekilerle kurulan ilişki kurmaya başlayınca yargılar oluşturmaya, karşılaştırmalar ve mantıki düzenlemeler yapmaya, kavramlar oluşturmaya, ilkeler, normlar ve stratejiler geliştirmeye başlarız. Toplumsal ve politik hayatı düzenleyecek olan kurumlar ve yasaların kaynağı budur. Adaleti doğuracak olan karşılaştırmalar ve kavramlar, ancak üçüncü ile başlar. Başkası ve başkaları arasındaki soru, adaletin ve dolayısıyla toplumsal hayatın başlangıç noktasıdır. Fakat öte yandan, toplumsal ve politik hayat zorunlu bir biçimde öteki’nin anlamını indirger, onu etiketler ve bütünlüğün içine yerleştirir. Sonsuz sorumlu olduğum, kavrayamadığım, anlamının beni her daim aştığı Öteki, toplumsal hayatta herkes gibi bir vatandaş haline gelir. Politikanın totalize edici eğilimlerine karşı Levinas, etiğe her zaman uyanık olma görevini verir. Politikayı eleştirecek ve ona direnecek olan etiktir. Politikayı ancak etik yönlendirebilir. Bu açıdan Levinas, politik hayatın zorunluluğundan vazgeçmese de etiğin politika üzerindeki eleştirel gücünde ısrar eder. Etiği yitiren bir politikanın vardığı noktayı, kendi ailesini yitirdiği Holokost’ta kendi canında ve teninde deneyimlemiştir. Levinas’ın çabasının etiği askıya almayan, başta bahsettğimiz beklenmedik, anlamsız iyilik edimlerine sahnelik edebilecek bir politikanın imkanını düşünmektir desek yanlış olmaz. Bilinci önceleyen etik duyarlılık, politik hayatta da mesiyanik barış biçiminde ifşa olacaktır. Mesiyanik barış, ötekinin çağrısını duymaya her daim hazır olmaktır, çünkü Levinas’a göre mesiyanik olan belirsiz bir gelecekte değil, şimdi, içinde yaşadığımız şu anda vuku bulacaktır. Mesiyanizm, her gününü her anını ötekine karşı merhametle ve ötekiyle ilgilnerek geçirmektir; ötekinin ihtiyaçlarına ve acısına karşı hep uyanık olmaktır. Mesiyanik barış, her an, her birimizin gerçekleştirebileceği bir imkandır. Bu bazen, basit bir “önden siz buyrun” jestinde bile gizli olabilir.

KAYNAKÇA

Emmanuel Levinas – Totalité et Infini

– Autrement Qu’Etre ou Au Dela De L’Essence

– Is It Righteous To Be?

Robert Bernasconi – Levinas Okumaları (Pinhan Yayıncılık)

Zeynep Direk (editör) – Levinas Seçkisi: Sonsuza Tanıklık (Metis Yayınları)

Adriaan T. Peperzak (editör) – Ethics as First Philosophy

Diane Perpich – The Ethics of Emmanuel Levinas

Michael Morgan – The Cambridge Introduction to Emmanuel Levinas

 

Us Atölyesi Dergisi, Nisan 2015

* Grossman’ın bu dev eserinin Rusça’dan Yaşam ve Yazgı adıyla Can Yayınları tarafından 2012 yılında dilimize kazandırıldığına dikkatimi çeken Aytaç Tolga Timur’a teşekkürlerimi sunarım.

** Özellikle Platon’un “varolanların ötesindeki İyi” ve Descartes’ın “sonsuz” fikri, Levinas’ın sıkça verdiği örneklerdir.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s